ßıraK...Sorma! "SeRaP aND ÖzGe"

Hakkımda




Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv

Kategoriler


Arkadaşlarım


KiTaP özEtLeRı

YABAN KİTAP ÖZETİ

YABAN KİTAP ÖZETİ

 


Ahmet Celal, bir Osmanlı padişahının oğludur. Savaş esnasında vurulmuş ve kolunu kaybetmiştir. Bu hazin hadiseden sonra, dünyadan elini eteğini çekmiş ve toplumdan kaçmak, sessiz sakin bir yerde yaşamak için Anadolu'nun ücra köşelerini seçmiştir. Bu sebebten dolayı, onun subaylık yaptığı dönemde ona emirer olarak hizmet eden M. Ali'nin köyüne gider.

Köydeki ilk günleri onun için çok zor olmuştur. Çünkü bundan önceki yıllarda, İstanbul'da yaşamış ve oranın kültürü ile bezenmiştir. Köylüler ona, oranın yabancısı olduğu için "Yaban" derler. Fakat, Ahmet Celal bu lakabı kendine laik bulmaz. Çünkü o, kolunu salt bu bu millet için kaybettiğini savunur. Onun için köydek ilk iki hafta köy yaşantısını alışma safhası olarak geçer. Bu arada M. Ali'nin müstakil evinin bir odasında kitaplarıyla gününü geçirir. Kitapları bir nebze dahi olsa yalnızlığını ve acısını unutmayı sağlar. Onlar, onun en iyi dostu olmuştur. Bu zaman zarfında, M.Ali'nin annesi, kız kardeşi ve kardeşi İsmail'le tanışır. Köy ortamı ona, İstanbul gibi büyük bir yerde yaşadığı için çok rezalet gelir.

Haftalar ilerledikçe Ahmet Celal, köy ahalisiyle yavaş yavaş tanışır. Köyün en zengini Salih Ağa, muhtar ve Süleyman adında karısını söz geçiremeyen adamla samimiyet kurar. Fakat, bu samimi yet sınırlıdır. Ahmet, onlara hep savaştan, Atatürk'ten ve Onun yaptıklarından bahsederken onlar, onu hiç ciddiye almaz ve bir gün düşman gelip, ülkeyi Osmanlıdan alacak ve onlar huzurlu bir ortamda yaşayacaklarını inanırlar.

Bir gün Ahmet Celal, köyün civarına gezmeye çıkar. Çünkü, köy halkının düşünceleri onun acısına tuz ekiyordu. Bundan dolayı yaylalara çıkar; doğanın verdiği huzur ile hem acısını hem de yalnızlığını kısmen de olsa unutur. Yine yaylalarda gezerken bir kız görür. Kız, istanbuldakiler gibi bakımlı, giyim-kuşamı iyi olmasa bile, onu çok etkilemiştir. Onunla konuşmak ister; fakat kız ondan kaçar. Çünkü o, köylülerin tabiri ile buraların yabanıdır. Günler geçmesine rağmen, kızı unutamamaktadır. Onu tekrar görmek ve konuşmak için yaylaya çıkar. Bir süre bekledikten sonra yine aynı kız oraya gelir. Ahmet onunla konuşmak ister; fakat nafile. Kız ondan yine kaçar. Fakat o, bu sefer onunla konuşamaya kararlıdır. Ve kızı bir süre kovaladıktan sonra onu yakalar. Kız , sudan yeni çıkmış balık misali, kaçmaya çalışır. Ahmet onu sakinleştirdikten sonra ona, "sadece seninle konuşmak istiyorum." der. Fakat kız yine de kurtulamk için çabalanır. Bir süre sonra, kızın isminin Emine olduğunu öğrenir.

Bu arada cephede savaş şiddetlenmiş ve köylerden tekrar askere çağırılanlar olur. Bunlardan bir tanesi de M.Ali'dir. Onun evden ayrılması ile artık yazarın köyde samimi olacağı, dertlerini anlatabileceği kimse kalmamıştır. Bir kaç hafta daha M. Ali'nin ailesiyle birlikte kalır. Fakat İsmail'in Emine'yi sevdiğini ve onunla evleneceğini duyunca evden ayrılır. Köyde başka bir yerde yaşamaya başlar. Fakat, kolunu kaybetmiş olmasından dolayı yardıma muhtaçtır. İlk zamanlar Süleyman onun ihtiyaçlarını gidermeye çalışır. Aslında o da yazar gibi terkedilmiş ve yapayalnızdır. Karısı, onu asker kaçağı birisiyle aldatmış ve ve İstanbul'a kaçmıştır. Fakat Süleyman karısını çok sevmektedir. Onu bir türlü unutamaz. Aradan günler geçer. Bir gün İsmail'in Emine ile evleneceğini duymasına rağmen yazar, muhtar gider ve Emine'yi kendisine istemesini söyler. Bunun üzerine muhtar hanımını Emine'nin evine gönderir. Ama Emine bu işe "Hayır" der. Üstüne üstelik yazara kolsuz olduğu için ağır hakaretlerde bulunur. Kendisi hakkında söylenen lafları yazar muhtarın ağzından duyunca deliye döner. Ona göre İsmail, Emine'ye layık birisi değildir.

Birkaç hafta sonra, İsmail'in Emine ile evlenmek üzere hazırlık yaptığını kahvede işitir. Emine'yi kafasından silmeyi başarmış; fakat bir türlü kalbinden atamamıştır. İkinci kez hayal kırıklığına uğrar. Bunun hıncını Süleyman'ı azarlayarak, karısı hakkında ileri geri konuşarak çıkartır. Bu kavgadan sonra, Süleyman daha fazla dayanamaz ve köyü terkeder. Yazar pişmandır ama çok geçtir.

Süleyman'ın evi terketmesinden sonra, kendisine yardım etmesi maksadıyla Emeti Kadın'ı tutar. Onun Hasan adında bir torunu vardır. Emeti Kadın hem torunu Hasan'ı hem de yazara bakmaktadır. Torunu Hasan küçük bir çobandır. Yazar, onunla koyunları otlatmaya çıkar. Böylece hem Emine'yi tekrar görmek hem de acılarını unutmak ister. Bu sırada dağların arkasından top sesleri gelmektedir. Buradan da anlaşılacağı gibi savaş köye doğru gelmektedir. Bu arada Emine İsmail'le evlenir. Yazar, bir daha köyün içinde gezemez olur.

Aradan fazla geçmez. Köye bir şeyh gelir. Köylülere, yurdumuzun düşmanlar tarafında zaptedildiğini ve niyetlerini Anadolu'yu elimizden almak olduğunu; yeşil sarıklıların bizi düşmana karşı savunduklarını ve müslüman olmak isteyen kraliçeden bahserder. Bu olayı yazar, Emeti Kadı'nın duyduklarından öğrenir. Bunun üzerine yazar sinirlenir ve şeyhe gider , onunla kavga eder.

Savaş cephelerde son surat devam etmektedir. Düşman uçakları köyün üzerinde kol gezmekte ve bir takım kağıt parçalarını yere atmaktadır. Kağıtta "Sakın yerinizden yurdunuzdan olmayınız. Biz size kötülülük etmeğe gelmiyoruz. Halife ve padişah bizimle beraberdir. Biz sizi Kemal'in çetelerinden kurtarmak için harbediyoruz." yazar. Köylüler, bunu okuyunca yazar, her birinin gözünün parıl parıl parlamağa başladığını görür. Bir akşam üstü eve dönmek üzere iken "Davranma!" diye bir sesle irkilir. Yazar ilk başta anlamazlıktan gelir; fakat bir kaç adım atar atmaz bir kurşun kulağının dibinden bir arı gibi vızıldayarak geçer. Yazar, bunun bir asker kaçağı olarak düşünür; ama ateş eden bir Türk askeridir. Az kalsın bir Türk askerinin kör kurşununa hedef olacaktı. Onlara durumu anlattıktan sonra birliğin (topçu müfrezesi) komutanlarından savaş hakkında bir kaç bilgi alır. Konuşmalardan yazar, Türk Ordusu'nun savaşı kazanacağından ümitperver olur. Artık savaş, köye çok yakın yerlerde cereyan etmektedir.Bu sebebten dolayı birlikler, köy yollarını kullanmaktadır.

Bir gün inanılmaz bir olay olur. Yazar, muhtar ve diğer köy ahalisi kahvede otururlarken, uzaktan çok dağınık halde bir birlik gelmekte olduğunu görmektedirler. İlk başta düşman sanılan birliğin daha sonra Türk Ordusu'ndan olduğu anlaşılır. Bekir Çavuş, savaşın son gelişmelerinden haberdar olmak için askerlerden bir kaç tanesini "Komutanınız nerede ?" diye sorar. Daha sonra birlik komutanı bir başçavuş çıkagelir. Başçavuş yorgun ve perişan haldedir. Bir süre Başçavuşla muhtar bakıştıktan sonra sarmaş dolaş olurlar. Çünkü o, bir zamanlar köyde yaşamış ve öldü sanılan Emine'nin babasıdır. Cephedeki bir kaç olaydan ve gelişmelerden konuştuktan sonra muhtar ona kızı Emine'yi hatırlatır. Daha sonra muhtar "Daha önce nerelerdeydin?" diye sorar. Bunun üzerin Başçavuş, on yıl moskofa esir düştüğünü ve esaret yıllarını anlatır. Bu arada Emine kahvehaneye babasıyla görüştürülür. İlk başta Emine, ürkek bakışlarla babasına baktıktan sonra göz ucuyla da yazara bakar ve utangaçlığından ne yapacağını bilemez. Bir süre bakıştıktan sonra yazar, Emine'nin artık İsmail'i sevmediğini bakışlarından anlar. Artık bu noktadan sonra, yazarla Emine arasında bakışmalarla birbirlerine olan aşklarını ilan ederler. Ama bir sorun vardır: Emine'nin İsmail'le evli olması. Bir müddet sonra başçavuş, anasını görmeye gider; askelerini de bir süre mola yapmak üzere muhtara bırakır.

Ertesi gün, sabah erkenden birliğin yola çıktığın öğrenilir. Dağın arkasındaki top sesleri iyiden iyiye artmaktadır. Köylüler bu olaya karşı tedirgindir. Çoban Hasan'la yazar arada sırada koyunları yaylaya çıkartırlar. Fakat, bir gün Küçük Hasan yaylaya kendisi gider. Ne olduysa o gün olur. Yazar, Küçük Hasan'ın "Geliyorlar" diyerek bağırmasıyla uyanır. Hasan'a "ne olduğunu" sorar. Benzi solmuş, soluk soluğa kalan Hasan :

- Aha onlar, senin dediklerin.Te karşıki belin üstünden yürüyüp geliyorlar.

Yazar bir süre kendini toparlayamaz. Çocuğun yüzüne bön bön bakar. Endişe ile apar topar bir kaç eşyasını toplamaya başlar; fakat kolu olmadığı için yardıma ihtiyacı vardır. Emeti Kadın'ı arar ama bulamaz. Evin etrafına bakınır hiç kimseyi bulamaz. Belliki köylü korkudan saklanmış olmalı. Düşmanın hemen köye girmek üzere olduğu, ağır topçu taburunun araba ve demir şakırtılarının seslerinden anlaşılıyordu. Yazar hemen kapısını kilitler, pencereleri kapatır. Aradan fazla geçmez. Dışarıda garip garip sesler gelmektedir. Bu sesler Yunancadır. Köy tamamen düşman askerleri tarafından ele geçilir. Her eve baskın düzenlerler. Bulduklarını köy meydanına çıkartırlar. Sırada yazarın evi vardı. Asker kapıyı açmaya çalışır aman nafile kapı kilitlidir. Son çareyi kapıyı kırmakta bulur.

İlk başta yazar, askere diklenmeye çalışır; sonuç vermeyince kendini düşman askerine bırakır. Bir süre sonra yazar, arayıpta bulamadığı köy halkının toplandığı yere götürülür. Burada askerler kadınlara, genç kızlara tacizde bulunur. Yazar bundan rahatsızlık duyar. Aslına bakarsan o, sadece Emine için endişe duymaktadır. Emine'ye baktıkça hem onları korumak hem de Emine'ye sakat olduğu halde erkekliğinden ödün vermediğini göstermek maksadıyla askerlerin arasından Rumca bilene, onu komutanın yanına götürmesini ister. Asker onu alır, komutanının yanına götürür. Yazar Fransızca bildiği için ona, Fransızca olarak askerlerinin halkı eziyet ettiklerini ve genç kızlara tacizde bulunduğunu ifade eder. Yunan subayı onu dinledikten sonra tekrar toplanma noktasına geri götürür. Ve askerlere ve köy halkına eziyet edilip edilmediğine dair sorular sorar. Ahali korktuğu için bir şeyler söyleyemez. Daha sonra askerler, köydeki bütün evleri arama yaptırarak silah namına ne varsa hepsini toplattırır. Ve köylülerden yiyecek, içecek toplarlar ve bunu para karşılığında aldıklarını göstermek maksadıyla öylülere bir kağıt verirler. Cahil köylüler buna inanır ve olan tüm yiyeceklerini teslim ederler. Halbuki Türk askerleri geldiğinde onlardan her şeylerini esirgemişlerdir. Eski bir subay olan yazar, düşmanın köylülerden yiyecek ve içecek toplamasından en az bir iki haftaya kalmaz köyden ayrılacaklarını yorumlar. Bir kaç gün ilerledikten sonra, yazar Emeti Kadın'ın çığlıkları ile uyanır. Hasan'a işkence ederler. Zavallı çocuk her tarafı yara bere içinde, acılar içinde kıvranmaktadır. Yazar ilk başta Hasan'ın öldüğünü zanneder ama nabzını yokladığında yaşıdığını farkeder. Yazarın endişesi giderek artar.

Ertesi gün, askerler topladıkları eşyaları saracak bir şey aramak için yazarın evini basarlar. Hasan o esnada çarşafın arasında yatmaktadır. Yazar, askerlere "Ne istiyorsunuz" der. Onlar cevap vermeden, aniden çarşafı öyle bir hızla çekerler ki Hasan yere "pat" diye sertçe yere düşer. Zaten hali perişan olan Hasan, bu sefer ölümü atlatamaz. Olduğu yerde yığılır kalır. Emeti Kadın ve yazar Hasan'a yardım etmek için koşarlar; fakat Hasan ölür. Ağlamalar, sızlamalar yazar kendini tutamayarak askere bir yumrukta yere serer. Olaylar bu esnada cereyan eder. Köylüler ilk defa da olsa yazarı haklı bulur ve askerlerin üzerine yürürler. Ortalık karışır. Bu karışıklıktan yararlanarak Emine ile yazar kaçarlar. Bu esnada yazar, böğründen vurulur. Fakat bu acıyı o anda hissetmez.sadece yazar değil, aynı zamanda Emine de sol bacağından yaralanmıştır. Kaçabildikleri yere kadar kaçarlar. Bir yere vardıklarında oturup dinlenmeye karar verdiklerinde vurulduklarını anlarlar. Hele Emine'nin yarası daha ağırdır. Kalkacak durumda değildir. Bu sebebten dolayı yazar Emine'yi yalnız bırakır ve yoluna devam eder.


KİTABIN ANAFİKRİ: Aydın birisinin köy halkı ile uyuşmazlığı ile birlikte Anadolu insanın bakımsızlığı, köylülerin olaylara karşı cahilliği ve yazarın yalnızlığı.

30/1/2008

Çalıkuşu/Reşat Nuri GÜNTEKİN (Roman Özeti)

Çalıkuşu/Reşat Nuri GÜNTEKİN (Roman Özeti)

_al_ku_u.jpg

Pek küçük yaşındayken annesi ölen Feride, babası da sınır sınır dolaşan bir subay olduğu için büyükannesinin yanında büyümüştür. Okul çağına gelince Feride'yi İstanbul'da ki bir Fransız kız yatılı okuluna yollamışlardır. Feride neşeli, zeki, çok asi, ele avuca sığmaz çok hareketli bir kızdır. Fırsat buldukça bir erkek gibi ağaçlara tırmanıp daldan dala atladığı için öğretmenlerinden biri onu çalıkuşuna benzetmiş, sonra da bu benzetme, onun adı olarak kalmıştır.

Babasının da ölmesi üzerine Feride'nin, yakını olarak sadece bir teyzesi kalmıştır. Feride, okulun büyüklü küçüklü tatillerini her zaman teyzesinin evinde geçirmektedir.Bu teyzenin Kamuran adlı, Feride'den büyük bir oğlu vardır. Kamuran Feride'ye karşın ağır başlı, kız gibi bir erkektir. Bu yüzden Feride sürekli onla dalga geçmektedir. Fakat bunların arasında Kamuran, Feride'yi farkında olmadan büyük bir aşkla sevmeye başlamıştır. Bu sevgi bir sure sonra karşılıkta görür. Feride de Kamuran'a karşılık vermektedir. Feride'nin teyzesi de bu durumu çok istediği için, Feride okulunu bitirdikten sonra iki gencin evlenmeleri kararlaştırılır.

Düğün hazırlıkları tamamlanmak üzereyken, bir gün kadının teki çıka gelir ve Feride'ye Kamuran'ın Avrupa'da bulunduğu sırada orda bir kızla aşk yaşadığını söyler. Bu durum hiçbir şeyi umursamaz gibi görünen Feride'yi çok derinden etkilemiştir. Feride bunun sonucunda gururuna yenilir ve derhal teyzesinin evinden uzaklaşır, yolunu izini kaybettirir. Bu yüzden evlenmede gerçekleşemez.

Feride nereye gideceğini düşünürken onu çok seven süt annesi aklına gelir ve oraya gider. Süt annesi onu görünce çok sevinmiştir. Feride bir süre süt annesinin evinde kalır. Bu arada oraya buraya başvurur bir iş için çünkü süt annesini daha fazla rahatsız edemeyeceğini ve yanındaki paranın da ona çok fazla yetmeyeceğini bilmektedir. Başvurularının sonunda Anadolu da bir ilkokul öğretmenliği elde eder. Şimdi o hayat dolu hiçbir şeyi umursamayan genç kız artık bir öğretmen olmuştur. Feride Anadolu'yu hiç yadırgamaz. Zeyniler adlı bir köyde öğretmenliğe başlar. Zeyniler köyü Anadolu'nun çok ücra bir köşesindedir. Bu köyde Feride yaptığı her şeyi günlüğüne yazmaya başlar.

Bir zamanlarının hayat dolu asi genç kızı şimdi hayatı tanıma yolundadır.İster istemez ağır başlı olmayı öğrenmiştir. Ama başına gelen bunca şeye rağmen kötümser değildir. O köydeki fakir üstü yırtık pırtık olan öğrencilerini çok sevmiştir. Öğrencilerinin her biriyle ayrı ayrı ilgilenmek ona büyük bir zevk vermektedir. Öğrencileri arasında Munise adında ortada kalmış, annesi kötü yola düşmüş bir kız vardır. Annesi yüzünden köylüler kızı da hiç sevmiyorlar. Feride, Munise'ye acır ve onu evlatlık alır. Feride çok mutlu olmuştur , aynı zamanda Munise de çok sevinmiştir bu olaya.

Bir süre sonra Zeyliler köyü okulu da kapatılır. İşsiz kalan Feride başka bir yerde öğretmenlik yapmak için başvurmak amacıyla ile gider. Milli Eğitim Müdürlüğünde eski bir okul arkadaşına rastlar ve onunla Fransızca konuşur, Milli eğitim müdürü de bu olayı görünce, Feride'yi merkezde kız öğretmen okulunda Fransızca öğretmeni olarak görevlendirir. Feride fiziki olarak çok güzel bir kızdır ve bu fiziki güzelliğinin burda çok fazla göze çarpması Feride'yi endişelendirir. Ayrıca Feride'nin öğretmenlik yaptığı okuldaki müzik öğretmeni de Feride'ye karşı büyük bir aşk duymaktadır. Fakat bu aşk bir ümitsiz vakadır. Ayrıca şehirde büyük dedikodulara da yol açmıştır. Feride'nin burda peşine bir çok erkek düşmüştür. Bu durum ise Feride'yi endişelendirmektedir. Bu yüzden tayinini ister. Böylece birkaç yer dolaşır. Bir surede İzmir'de varlıklı bir ailenin kızlarına da özel ders verir. Fakat Feride'nin gittiği her yerde müthiş fiziği ve güzelliği başına dert açmaktadır. Feride'nin bu güzelliği ve yalnızlığı çok kişinin dikkatini çekmektedir.

Feride daha Zeyniler'deyken bir askerin yaralanması ve oraya getirilmesi sırasında doktor Hayrullah Beyle tanışmıştır. Doktor, Feride'ye bu kadar güzel bir kızın böyle bir yerde ne aradığını, kesinlikle bir aşk meselesi yüzünden gelmiş olduğunu söylemiş Feride ise bunu reddetmiştir.Yıllardan sonra tekrar Kuşadası'nda buluşurlar.Bu sırada Feride'nin okulu kapatılıp hastaneye çevrilmiştir. Feride artık doktorum himayesine girmiştir. Bir hasta bakıcı gibi doktora yardım etmiştir. Doktor Feride'yi ve artık büyümüş olan Munise'yi kendi öz kızları gibi sevmektedir. Ancak bu sırada doktor bir gün ağır hastalığı olan birine bakmaya gittiği zaman Munise ağır bir şekilde hastalanır. Doktor dönesiye kadar kız yavaş yavaş, acı çeke çeke ölür. Munise'nin nezle sanılan hastalığı kuşpalazıdır.

Feride, Munise'nin ölmesinden sonra kendini kaybedecek şekilde hastalanır. Günlerce doktorun evinde yatar. İyileştiği sıralarda doktor Hayrullah bey ne kadar yaşlı olursa olsun ikisi için bir söylenti çıkmıştır. Bu da o zamanın şartlarından dolayı olmuştur. Kasabayı türlü dedikodular alıp götürmektedir. Bekar bir erkeğin evinde genç güzel ve bekar bir kadının olması çok fazla dedikoduya yol açmıştır. Doktor bu dedikodulardan kurtulmak için çok pratik bir yol bulmuştur. Feride'yi de zorla ikna ederek evlenmişlerdir. Ancak tabiî ki bu evlilik sadece kağıt üzerindedir ve dedikoduların bitmesi içindir. Feride doktoru babası gibi sevmektedir. Doktor, Feride'nin defterini bulmuş ve baştan sona kadar okumuştur. Feride'nin her şeye rağmen Kamuran'ı sevdiğini öğrenmiştir. Gizli araştırmalar yapar. Kamuran bu zaman içinde evlenmiş ve eşi ölmüştür. Şimdi dört yaşlarındaki çocuğu ile yaşamaktadır. Doktor, Kamuran'a bir mektup yazar ve bu mektupta Kamuran'a bütün olan biteni anlatır. Feride ise bu sırada defterinin kaybolduğunu sanmaktadır ve defterini bütün aramalarına karşın bulamamıştır. Doktor yazdığı mektupla defteri ve bazı belgeleri paket haline getirmiştir. Feride'ye ölümünden sonra bu paketi Kamuran'a götürmesini vasiyet etmiştir.Doktor zaten oldukça yaşlıdır bu yüzden kısa bir süre sonra da ölür.

Feride, doktorun ölümünden sonra, hem paketi teslim etmek hem de çok özlediği teyzesini görmek üzere, Tekirdağ'a teyzesinin yanına gider. Niyeti orda fazla kalmamaktır. Paketi teslim edip bir iki gün kalıp Kuşadası'na geriye dönmektir. O günlerde ne rastlantı ki dinlenmek için Kamuran da Tekirdağ'a gelmiştir. Feride paketin içinde neler bulunduğunu bilmemektedir. Bu içinde neler bulunduğunu bilmediği paketi teslim eder. Ama doktorum öldüğünü onlardan gizlemiştir. Böylece Kuşadası'nda doktorun yaşadığı bahanesiyle zorlanmadan geriye dönebileceğini ummaktadır. Fakat umduğu gibi olmaz teyzesi bu paketi Feride gitmeden bir gün önceden Kamuran'a verir. Kamuran o gece kardeşiyle birlikte defteri okur. Böylece, Feride'nin kendisini hala sevmekte olduğunu anlar. Hem de doktorun tembihlerini öğrenir. Kendisiyse, Feride gittiğinden beri Feride'yi unutamamıştır ve hala sevmektedir.

Feride, yeterince kaldığını ve geri dönmesi gerektiğini söyleyerek yola çıkmak üzere hazırlanır. Feride hayatla çok didişmiş ve artık bu gücünü yitirmiştir. Artık doktorunda olmadığı Kuşadası'na gitmek onunda hiç işine gelmemektedir. Kuşadası'na dönmek, Feride'yi çok fazla üzmüştür. Ama bu durumunu etrafındakilere hiç belli etmemektedir. Bunu etrafındakilerin anlamasını istemez. Feride'yi götürecek araba kapıya yaklaşır. Fakat bu bir oyundur. Kamuran ve kardeşinin hazırladığı bir oyundur. Feride arabaya yaklaştığı zaman arabadan birden Kamuran iner ve Feride'yi kucaklar. Zaten tüm ev halkı da Feride'nin tekrar yuvadan uçmasını istemiyorlardır. Bunun için tüm ev halkı elbirliği yapmıştır. Feride'nin tüm istemiyormuş gibi davranmaları olmaz demeleri falan boşadır. Kırık dökük kelimelerle bu oyundan kurtulmaya çalışmıştır ama nafile kurtulamamıştır. Çünkü, Kamuran artık kararlıdır ve ikinci bir gaflete düşmeyecektir. Bunu Feride'ye de onu bir daha kaybetmeyi göze alamayacağını ve onu şu an bile deliler gibi sevdiğini söyler. Çalıkuşu, gizli bir mutlulukla ve huzurla kendini Kamuran'ın kollarına atar.



ROMANDAN ALINTI:


... İki saat sonra muhtar, Munise'nin babasıyla beraber mektebe geliyordu. Ben bu adamı fena çehreli, korkunç, zalim bir adam diye tasavvur ediyordum. Halbuki ufak tefek, hasta, yorgun bir ihtiyardı. Bana, İstanbullu olduğunu, fakat kırk seneden beri memleketini görmediğini söyledi. Eski bir rüyayı anlatır gibi tereddütlerle Sarıyer'den, Aksaray'dan bahsetti. Munise'yi bana vermeye razı oluyordu; fakat ona pek çok acıdığını hissettim. Çocuğu mesut etmek için elimden geleni yapacağımı, onu daima kendisine göstereceğimi vahdettim.
Zeyniler'in fakir, karanlık mektebi bu güne kadar, böyle bir kavram, böyle şenlik görmedi. Bundan eminim. Munise ile sevincimizden odalara, sofalara, sığamıyorduk. Kahkahalarımız, saçaklardan uyuşmuş kuşları uyandırıyor gibi tavanlardan şen cıvıltılar geliyordu.
Munise, birkaç saat içinde nazlı bir küçük hanım halini almıştı. Al faniladan bir elbisem vardı ki, ben giyemezdim. Onu bir parça daraltıp kısaltarak ona koket bir kostüm yaptım. Kız bu elbise içinde, nasıl anlatayım, bir içim su, ağza alınınca eriyen fondan şekerleri gibi bir şey oldu.
Kar, bir gün evvelki şiddetini kaybetmekle beraber hala devam ediyordu. Akşamdan evvel, çocuğu elinden tutarak bahçeye çıkardım. Hatice hanım, Zeyni Baba'nın kandillerini yakmaya gidinceye kadar gezdik, birbirimizi kovaladık, mezar taşları arasında top muharebesi yaptık.
Neşemiz, ihtiyar kadının çatık yüzünü bile güldürmüştü: Haydi artık içeri girin, üşüyeceksiniz, hasta olacaksınız derken tatlı tatlı sırıtıyordu.
Üşümek mi? İnsanın içinde güneş yanarken üşümek mi? Bu akşam, gökyüzü bana, batıdan doğuya kadar dallarını uzatmış bir ağaç gibi göründü; yavaş yavaş sallandıkça, üstümüze çiçeklerini döken kocaman bir yasemin ağacı!

30/1/2008

SEFİLLER (VİCTOR HUGO) ROMAN ÖZETİ

SEFİLLER (VİCTOR HUGO) ROMAN ÖZETİ

 

KİTABIN ADI : SEFİLLER
YAZARI : VİCTOR HUGO
YAYIM YERİ VE TARİHİ : İSTANBUL 2000
YAYIMLAYAN YAYIN EVİ : ENGİN YAYINCILIK

YAZAR HAKKINDA BİLGİ:
Büyük Fransız Şair ve yazarı Victor Hugo, Fransa tarihinin en çalkantılı günlerinde, 1802’de geldi dünyaya. Babası, Napolyon ordusunda generaldi imparatorun parlak döneminde önemli görevlerde bulundu, bir çok dış ülkeye seyahat etti ve Madrit’te valilik yaptı. Anne ve babası arasındaki bitmek bilmeyen geçimsizlikler, yinelenen ayrılıklar nedeniyle, Hugo genellikle annesinden uzak kaldı ve babası ile yaşadı. İlkokula da İspanya’da başladı. Ancak, İspanyol aristokratlarının çocuklarını kabul eden bu okulda, sonradan soyluluk unvanı almış bir burjuva generalin oğlu olması, alay konusu edilerek dışlanmasına yol açtı. Yazarların ürünleri ile yaşam öyküleri arasında ilişki kurmak eğilimindeki araştırmacılar, İspanyol okulunda geçen günlerin, Hugo’nun aristokrasiye bir yandan hayranlık duyup bir yandan da nefret etmesi gibi gerilimli bir duyguya kapılarak liberal-demokratik ilkeleri seçmesinde büyük rol oynadığını iddia etmişlerdir..
Napolyon’un imparatorluktan düşmesi ile birlikte Hugo ailesi için zor günler başladı. Babası Paris’e döndü. Maddi sıkıntılar ve toplumsal çalkantılar içerisinde, eğitimini düzgün bir biçimde sürdüremedi Hugo, ama kendi kendine okumayı sürdürdü, hatta ilk şiirlerini yazması da bu yıllara denk düşer. Annesinin ölümüyle sefaletin eşiğine gelen Hugo’yu bu güç durumdan kurtaran yirmili yaşlarda yayınlanan -kraliyet yanlısı- şiirleri oldu; XVIII.Lois tarafından aylığa bağlandı, Chateaubriand’ın ilgisini çekti ve romantik akımı benimsemesinden sonra parlak bir kariyerin kapısını araladı.
1827’de “Cromwell” ve 1830’da “Hernani” oyunları, -tıpkı Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre”sinin Osmanlıda yarattığı- isyana benzer bir heyecan uyandırdı Paris’te.
Hugo’nun ilk romanı ise “Notre Dame’ın Kamburu”dur(1831). Bugün okunduğunda, yazarın en yüzeysel ürünü olarak değerlendirebileceğimiz bu romanın nispi başarısızlığı, Hugo’nun maddi nedenlerle yayınevinin ısrarına boyun eğerek metnini çok kısa bir sürede tamamlamak zorunda kalmasındandır. Yine de, Hugo’nun yükselen ünü, bu kitabının da sevilerek okunmasını sağlamıştır Fransa’da.
1831-1941 arasında çok sayıda şiir, piyes ve roman yazdı Hugo, 1841’de Fransız Akademisine seçildi. 1848 ihtilalinden sonra Cumhuriyetçi saflara geçti ve Cumhurbaşkanlığı için aday bile oldu. Kendisi seçilemedi, ama seçilen Louis Napolyon’u destekledi. Ancak bu Napolyon da imparatorluğunu ilan edince, Hugo 1851’de Fransa topraklarını terk ederek –yirmi yıl sürecek gönüllü bir sürgünü geçireceği- Channel Adaları’na yerleşti. Burada yazdığı “Sefiller”(1861), onun en çok tanınan ve sevilen eseridir. İmparatorluk dönemi sona erip Üçüncü Cumhuriyet kurulunca, Victor Hugo, Paris’e bir kahraman olarak döndü. Millet meclisine seçildi, ama politikadan çok edebiyatla ilgilenmeyi tercih etti. 1855’de öldüğünde, büyük bir törenle Pantheon’a gömüldü.
19.yy Paris’inden insan manzaraları; “Sefiller” romanı, roman kahramanları; kürek mahkumu Jan Valjean ve polis müfettişi Javert arasında sürüp giden bir kovalamacanın hikayesi üzerine kuruludur.

ROMANIN ÖZETİ:
Jan Valjean, yoksul bir köylüdür, ailesini doyurmak amacıyla çaldığı –yalnızca- bir somun ekmekten dolayı kürek cezasına çarptırılmış, defalarca kaçma teşebbüsünde bulunduğundan cezası katlanmış ve on dokuz senelik hapisten sonra inançlarını yitirmiş, topluma öfke ve kin duyarak tahliye olmuştur. Sefil bir halde geldiği “D” kasabasında, kasabanın piskoposundan gördüğü iyilikle aydınlanır ruhu.
Hayata ahlak ve fazilet sahibi iyiliksever bir insan olarak yeniden başlayan Valjean, Fransa’nın kuzeyinde ucuz mücevher imalatçılığı yaparak yaşamaktadır şimdi; geçmişini gizlemiş, zenginleşmiş ve herkesin sevgisini kazanıp kasabanın belediye başkanı olmuştur. Valjean’ın gizlediği geçmişten şüphelenen detektif Javert, araştırmaya koyulur ve “D” kasabasındaki hırsızlık olayına kadar ulaşır. Oysa, isim benzerliğinden, bir başkası Jan
Valjean’ın yerine tutuklanmış, mesele kapanmıştır. Ne var ki Valjean’ın ahlakı, kendi yerine bir başkasının hapsedilmesine izin vermez. Teslim olur ve yeniden küreğe gönderilir.
Aradan bir kaç yıl geçtikten sonra bir kez daha kaçmayı başaran Valjean, teslim olmadan önce sakladığı –namusuyla kazanılmış- paralarını alır, Fantiana’nın kızı Cosette’i bulur ve bir manastırda bahçıvan olarak çalışmaya başlar. Evlat edindiği Cosette ise rahibe okuluna gitmektedir. Müfettiş Javert’ten kurtulmuş gibidir Jan Valjean.
Bu sakin hayat, Cosette’in genç ve güzel bir genç kız olmasıyla değişir. Babası Napolyon ordusunda subaylık yapmış bir delikanlı; Marius’a aşık olmuştur Colette.
Zengin dedesi tarafından büyütülen Marius, 1832’de isyan eden sosyalistlerin safındadır. Her zaman haklıdan yana olan Jan Valjean da öyle. Paris kanla yıkanırken, Javert ile Jan Valjean karşı karşıya gelirler. Valjean Javert’in hayatını bağışlar. Ancak bu yüce gönüllük karşısında bütün inandığı değerleri yıkılan Javert, intihar eder. İsyancıların durumu da pek parlak değildir. Marius ağır yaralanır ve Valjean tarafından kurtarılır. Cosette’in bu genci sevdiğini anlayan Valjean, onun eski bir kürek mahkumunun kızı olarak bilinmesini istemez ve ortadan kaybolur. Oysa Marius, hayatını kurtaran kişinin Valjean olduğunu öğrenmiştir. İki genç, son anlarını yaşayan Valjean’a koşarlar....
Jan Valjan ekmek çaldığı için beş yıl kürek cezası ile cezalandırılır. Birkaç kere kaçmaya kalkıştığı için cezası ağırlaştırılır ve 19 yıl hapiste kalır. Çok güçlü bir insan olan Jan Valjan, hapiste iyi duygularını kaybetmiş gibidir. Hapisten çıktıktan sonra, mahkum olduğunu gösteren belge yüzünden herkes ona kötü davranır. Rahip onu evine alır. O ise evden gümüş takımları çalar. Fakat yakalanır. Rahip şikayetçi olmaz ve ona iki de gümüş şamdan hediye ederek onlardan elde edeceği parayı namuslu adam olma yolunda harcamasını ister. Bu olay Jan Valjan için bir dönüm noktasıdır. Madlen adıyla iş hayatına atılır, zengin olur. Fanten adında düşmüş fakat ruhça temiz bir kadına ve kızına yardım eder.
Polis müfettişi Javer, birden ortaya çıkan ve kısa zamanda zengin olan herkesin “Baba” dediği Madlen’in kim olduğunu merak eder ve Madlen Baba’nın aslında Jan Valjan olduğunu anlar ve Jan Vanjan’ı ihbar eder. Ancak ihbarın yanlış olduğu ve Jan Valjan adında birinin hapiste bulunduğu mahkemece tespit edilir. Bunu öğrenen Madlen Baba (Jan Valjan) teslim olur ve hapiste Jan Valjan sanılan mahkumun kurtulmasını sağlar. Hapiste bir gece kaldıktan sonra kaçarak bir limandan denize atlar ve herkes onun öldüğünü sanır.
Fakat müfettiş Javer öyle düşünmez. Jan Valjan, Fanten’e verdiği sözü tutmak üzere Fanten’in kızı Kozet’i bulur ve onu büyütür.
Müfettiş Javer onları takip etmektedir. Takip edildiğini anlayan Jan Valjan kaçarak, Kozet’i yatılı olarak bir kiliseye verir ve kendiside o kilisenin bahçıvan yardımcısı olur.
Bay Jilnorman adlı birisi torunu Maryüs’ü büyütmektedir. Maryüs avukat olmak için çalışıyor ve dedesinin yanında kalıyordu. Ancak bir tartışma sonucunda Maryüs dedesinin evini terk ederek bir süre Sen-Jak otelinde kalır. Maryüs, borçlanmamak için otelden ayrılarak arkadaşı Kurfeyrak’ın odasına taşınır ve eğitimini tamamlayarak avukat olur. Bir gün Maryüs Lüksemburg parkında dolaşırken Kozet’i görür ve ona ilk bakışta aşık olur ve onu her gün görebilmek için bu parka gelir. Maryüs ile Kozet arasındaki ilişkiyi fark eden Jan Valjan bu ilişkiyi istememektedir ve oturdukları evden taşınırlar. Fakat Maryüs onları yine bulur ve Maryüs ile Kozet gizli gizli buluşurlar.
Bazı kişiler Krala karşı ayaklanırlar. Bunların içinde Maryüs de vardır. Daha sonra olaylar arasında Müfettiş Javer devrimcilerin tutsağı olur. Devrimcilerin arasına katılan Jan Valjan, Müfettiş Javer’i kurtarır. Jan Valjan, bir çatışma sırasında yaralanan Maryüs’ü kurtarır. Ancak Müfettiş Javer ikisini de yakalar. Müfettiş Javer kendisini devrimcilerin elinden kurtaran Jan Valjan ve Maryüs’ü serbest bırakır ancak görevini yerine getiremediği için intihar eder.
Maryüs iyileşir ve Kozet ile evlenir. Zaman içerisinde iyice yaşlanan Jan Valjan da ölür.

KİTAP ÜZERİNE KANI:

 Benim kitap için yapabileceğim hiçbir kötü eleştiri yoktur. Bence kitabın anlaşılmasının ve okunmasının kolay olması, anlatımın eğlendirici ve açık olması, anlamı bilinmeyen sözcüklerin çok olmaması vb. gibi özellikler bu kitap hakkında insanların olumlu düşüncelere sahip olmasını sağlıyor.

KARAKTERLER:
JAN VALJEAN:
Ekmek çaldığı için hapse giren, 19 yıl sonra hapisten çıkan ve herkese karşı iyilikler yapmaya başlayan adam.
COSETTE:
Fantiana’nın kızıdır. Jan Valjean tarafından evlat edinip Marius’la evlenen kız.
MARİUS:
Cumhuriyet’i savunan bir babanın oğludur fakat babasını tanımaz. Ayrıca Cosette’le evlenir.
JAVERT:
Mesleğine aşırı bağlı olan ve Jan Valjean’ı yakalayan polistir.
TEM:

Yazar, bize bir insanın hapisten çıktıktan sonra insanlara kendini kabullendirmek için çektiği güçlükleri ve insanların onu dışlamalarını anlatmış. Ayrıca insanlığın, yoksulluk sorunuyla gelen sefilliğine de değiniyor.
BiÇEM:

Kitabın okunması ve anlaşılması kolaydır. Anlatım yeterince eğlendirici ve açıklayıcıdır. Ayrıca bilinmeyen sözcükler de fazla yoktur. Cümleleri ne çok uzun ne de çok kısadır ve söyleşimler kesinlikle gerçeğe uygundur çünkü “Sefiller” romanında anlatılan gerçekler yalnızca toplumsal yaşantı ve onunla ilişkili mekanlarla sınırlı değildir.

Roman kahramanlarının önemli bir kısmı, Hugo’nun yaşam öyküsünde ya da Fransa tarihinde yaşamış kişilerden oluşur. Hatta, gururlu, isyankar ve devrimci Marius tipi, yazarın kendi gençliğinin idealize edilmiş biçimidir.
Jan Valjean’ı merkezine alan hikayesi de –özellikle 1832 ayaklanmasıyla- Fransız tarihinin romana yansımasıdır. Üstelik o dönemin haksız adalet sistemini ve politik hayatını teşhir etmesiyle de önemli bir belgeye dönüşür “Sefiller”. Üstelik hiç bir belgenin sahip olmayacağı zengin tasvirlerle ve şiirsel bir dille...

30/1/2008

ÇETE (REFİK HALİT KARAY) ROMAN ÖZETİ KİTAP ÖZETİ

ÇETE (REFİK HALİT KARAY) ROMAN ÖZETİ KİTAP ÖZETİ
 
KİTABIN ADI :ÇETE
KİTABIN YAZARI :REFİK HALİD KARAY
YAYIN EVİ VE ADRESİ :İNKILAP VE AKADEMİ
BASIM YILI :1975

1.)KİTABIN KONUSU:Rus çarı Prensesi NİNA DANİLOVİÇ’in,Fransız Ernestie evliliğinden sonra Suriye’deki yaşamı;Adana’yda bulunan hazineyi almak istemesi ve bu hedefe ulaşmaya çalışırken çete komutanı KIRAN BEY’le yaşadığı aşk anlatılmaktadır.

2.)KİTABIN ÖZETİ:Nina Daniloviç,Beyrut’ta Lübnan Fransız yüce Komiserliği istihbarat dairesi âmiri Kolonele Kilikya’ya gitmek istediğini söyler.Kolonel prensesin bu sıralarda Kilikya’ya gitmesinin tehlikeli olduğunu belirtir.Nina Adana’ya eski Osmanlı İmparatorluğunun hazinesini bulmak için gitmek ister. Bu bir ton altını bulup zor durumdaki ülkesini kurtaracaktır.
Adana’ya gitmek için iki yol bulunmaktadır.Bunlardan biri Rayak-Halep üzerinden doğrudan doğruya trenle, ikincisi ise vapurla Mersin’e giderek oradan trene binmektir. Halep-Adana arasındaki demir yolunun çeteler tarafından bozularak askeri bir trenin baskına uğratıldığı ve bu yolun tehlikeli olduğu bilinmektedir. Tek yolun Suriye iskelelerine kıyı boyu kereste getiren gemilerin kiralanarak Yumurtalık’a çıkmak olduğu savunulur.
Askerliğini Atğm. Olarak yapan Fransızca hocası Nezih Suad’a eski komutanı Bnb. Recep Bey tarafından bir mektup ulaşır. Mektupta “Vaadimi tutuyorum, seni cepheye çağırıyorum.” diye yazar.
Nezih Recep Bey’in karargahına varır. Recep Bey Fransız kuvvetlerine karşı Amanoslardaki çetenin komutanlığını Nezih’e vermiştir. Artık Nezih’in ismi Kıran Bey, on altı kişilik çetenin ismi de Kıran Bey Çetesi olmuştur.
Kıran bey çetesinin şöhreti her tarafa yayılır.kürt çeteleriyle anlaşmalar,birleşmeler olur.Kıran Bey adı dilden dile,ilden ile döne dolaşa çığ azameti almıştır.
Nina yola çıkmış fakat yumurtalık’a 1 mil kala takip edildiklerini anlar ve gemiden kaçar.Gemiyi basan finikler herkesi öldürür ama prensesi bulamaz.Prensesin kaçtığını anlayıp arkasından ateş ederler.Bu sırada Kıran Bey çetesinin iki elemanı yoksulla öksüz orada bulunmaktadır.Kızı baygın olarak görürler ve Kıran Beyin yanına götürmek için hareket ederler.
Kıran Bey kızın yanına gittiğinde kız hiç konuşmamış ve korkmuştur.bir kaç gün daha konuşmaz güzel prenses fakat Kıran Bey’den zarar gelmeyeceğini anlayınca herşeyi anlatmaya başlamıştır.
Nina Rus Çarının kızı olduğunu,finiklerin baskılarıyla Rusya’dan kaçtığını,bu sırada Franız yzb.Ernest ile tanışıp evlendiğini,Adana’ya Osm.İmp.hazinesini bulmak için geldiğini fakat finiklerin baskınına uğradığını anlatır.
Bu konuşmalar Kıran Bey’I etkilemiştir.Nina’nın eşsiz güzelliğinden etkilenen Kıran Bey Ninanın gözlerinden kendini alamamaktadır.Ninada Kıran Bey’den hoşlanmış ona baktığında nur yüzlü İsa’yı hatırlamaktadır.

Kıran Beyle Nina birbirlerine deli gibi aşık olurlar ve 4 gün sabaha kadar mutluluklarını paylaşırlar.Taki Recep Beyden haber gelene kadar.
Recep Bey,prensesi Fransız kuvvetlerine teslim edilmesini ve daha sonra harekatın başlamasını emreder.Kıran çok evdiği fakat düşmanı olduğu Ninadan ayrılmak zorunda kalacaktır.Nina ise hiç bir yere gitmek istemediğini nasıl olsa herkesin kendisini ölmüş olarak bildiğini ve Kıran’ı çok sevdiğini söyler.Ama ayrılık vakti gelmiştir.
Sabah olmuştur.Ninayla kıran genç aşıklar gibi birbirleriyle hiç konuşmadan ayrılacakları noktaya kadar gelirler.Nina’yı her gün Fransız kuvvetlerinin geçtiği noktalardan birine bırakacaklardır.Kıran ile Nina son defa sarılarak ayrılırlar.
Kıran hâlâ:Nina’yı düşünmekte idi.gerideki tepeye doğru tırmandıklarında Fransız kuvvetler tarafından pusuya düşürülürler.Nina’da Kıran’ın pusuya düştüğünü görür ve hemen Kıranın yanına gider.kıranla beraber kendi birliğine ateş ederek hem Kıran’ın hemde çete elemanlarının kendisine karşı olan hayranlığını artırır.Fransız kuvvetini yok ederler ve Kıranla Nina ömür boyu hayatlarını birleştirirler.
3.)KİTABIN ANA FİKRİ:Aşkın her engeli aşacağını ve bu uğurda her şeye karşı gelinebileceği anlatılmaktadır.
4.)KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
KOLONEL:Emir altında kalan ve kendisine zara gelmemesini isteyen bir kişi.
YZB.ERNEST:Nina’nın eşidir.
NİNA DANİLOVİÇ:Güzel,iyi huylu,ülkesini seven birisidir.
NEZİH(KIRAN BEY):Vatansever,iyi huylu,olumsuz bir durumu benimsemeyen,yakışıklı bir çete reisidir.
RECEP BEY:Türk kuvvetlerinin başıdır.
YOKSUL VE ÖKSÜZ:Kıran bey çetesinin en önemli elemanlerıdır.
5.)KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap sade ve akıcı bir üslupla yazılmıştır.Türkçe olmayan fazla kelime bulunmamaktadır.Yazar devrik cümle kullanmamıştır.
6.)KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
İstanbul'da doğmuştur (1888). Mudurnu'dan İstanbul'a göç etmiş Karakayış ailesine mensup Maliye Başveznedarı Mehmed Halit Bey'in oğlu olan Karay, Veznecilerdeki Şemsü'l Maarif ve Göztepe'deki Taş Mektep'te okumuş, bu arada özel dersler almıştır. Galatasaray'a devam etmiş (1900-1906), ancak okulu bitirememiştir. Mekteb-i Hukuk'a girmiş (1907), bir yandan da Maliye Nezareti'nde Devair-i Merkeziye kaleminde katiplik yapmıştır. Meşrutiyet'in ilanından sonra öğrenimini ve katipliği bırakarak gazeteciliğe başlamıştır (1908). Önce gündelik Servet-Fünun'da, sonra Tercuman-ı Hakikat'ta çevirmen ve yazar olarak çalışmıştır (1909). Son Havadis adıyla, ancak iki hafta çıkabilen bir gazete kurmuştur (1909). Hurriyet ve İtilaf Fıkrası'nın iş başına geldiği sırada Altıncı Belediye Dairesi Başkatibi olmuş (1912), İttihat ve Terakki İktidarınca Mahmut Şevket Paşa'ya suikast olayının ardından muhalefeti tuttuğu gerekçesiyle Sinop'a sürülmüştür (1913). Oradan Çorum'a, Bilecik'e ve Ankara'ya nakledilmiştir (1913-1918). Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin'in çabalarıyla İstansul'a dönmüş (1918), Robert Kolej'de Türkçe öğretmenliği yapmıştır. Mütareke'de yeniden siyasal atılmış, Hürriyet ve İtilaf Fıkrası Genel Merkez üyesi olmuştur. Sabah gazetesinin başyazarı olmuş, Alemdar ve Peyam-ı Sabah gazetelerinde yazmıştır. Damat Ferit Paşa hükümeti döneminde Posta-Telgraf Umum Müdürü atanmıştır(1919).
Kurtuluştan sonra Milli mücadele'ye karşı olan yazıları yüzünden Yüzellilikler listesi alınmış ve yurdu terketmek zorunda kalmıştır (1922). Beyrut ve Halep'de onbeş yıl bir sürgün ve gurbetlik yaşamı olmuş, Halep'te yayımlanan Doğruyol( 1924) ve Vahdet (1928) gazetelerinin yönetimini üstlenmiştir. Kabul edilen af kanunuyla yurda dönmüş (1938), yeniden gazeteciliğe başlamış, ancak yaşamın sonuna kadar politikaya girmemiştir.
Yüzellilikler'in affının doğrudan doğruya Refik Halid sayesinde olduğunu ima eden Yakup Kadri, bizzat Atatürk'ün öykülerini ve yazılarını çok sevdiği Karay'ın yurda dönmesinin sağlanmasını istemiş ve bir toplantıda içişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya "Ne yapacaksak yapalım, onun bir an evvel memlekete dönmesinin çaresine bakalım" demiştir.Şükrü Kaya yazarın bir sınır karakoluna teslim olması, oradan "nezaketle Ankara'ya gönderilmesi yolunda bir çözüm bulmuş, ancak Refik Halid bu çözümü kabul etmeyince, af yoluna gidilmiştir.
Yaşamını kalemiyle kazanan Karay, İstanbul'da ölmüştür (1965).
Yazın Yaşamı
Yakup Kadri'nin "uzaktan uzağa Aşk-ı Memnu'daki hoppa ve züppe Behlül'ü andırır halleri" olduğunu söylediği Refik Halid, ilk yazılarını gündelik Servet-i Fünun'da yayımlamış, Fecr-i Ati topluluğuna katılmıştır. Yakup Kadri'nin Nirvana adlı tek perdelik oyunu yayımladığı 1909 yılında Refik Halid de Zend Avesta başlığı altında yazdığı bir dizi düzyazı ile dikkat çekmiştir. Karaosmanoğlu, bu yazılar için şunları söylemektedir: "Refik Halid o yazılarında alışılmış nesir temlerinden hiç birine yer vermemekte, hep cansız şeylerden canlı varlıklar gibi bahsedip durmakta idi. Çok şahsiyetli bir üslubu da vardı ve bunda Edebiyatı Cedide'nin allı pullu süslerinden hiçbir iz gözükmüyordu. Refik Halit bununla kalmıyor, gayet sade bir konuşma türkçesiyle yazıyordu.
Ittıhat ve Terakki iktidarını eleştirdiği gönderildiği sürgün yıllarında edindiği Anadolu İzlenimlerini dili getirdiği Memleket Hikayeleri'ni Ziya Gökalp'ın yönettiği Yeni Mecmuada yayımlamıştır (Ocak-Ekim 1918). Bu öyküler, Millî Edebiyat ve Sade Lisan akımlarının genişletip benimsenmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Gazeteciliğe hiç ara vermeyen Karay, yurt dışında gitmek zorunda kaldığı sürgün yıllarında ise Gurbet Hikayeleri'ni yazmıştır (Tan gazetesinde yayımı Aralık 1938-Nisan 1939).
YAPITLARI
Öykü:
Memleket Hikayeleri (1919), Gurbet Hikayeleri (1940).
Roman:
İstanbul'un İç Yüzü (1920-Sonraki basımda İstanbul'un bir yüzü), Yizidin Kızı (1939), Çete (1939), Sürgün (1941), Anahtar (1947), Bu Bizim Hayatımız (1950), Nilgün (3Cilt:Türk Prensesi Nilgün (1950), Mapa Melikesi Nilgün (1950), Nilgün'ün Sonu (1952), tek cilt 1960), Yer Altında Dünya Var (1953), Dişi Örümcek (1953), Bugünün Saraylısı (1954), 2000 Yılının Sevgilisi (1954), İki Cisimli Kadın (1955), Kadınlar Tekkesi (1956-İki Cilt), Karlı Dağdaki Ateş (1956), Dört Yapraklı Yonca (1957), Sonuncu Kadeh (1957), Yerini Seven Fidan (1977), Ekmek Elden Su Gölden (1980), Ayın On Dördü (1980), Yüzen Bahçe (1981).
Mizah ve Hiciv:
Sakın Aldanma İnanma Kanma (1915), Kirpi'nin Dedikleri (1916), Ago Paşa'nın Hatıratı (1918), Ay Peşinde (1922), Tanıdıklarım (1922), Guguklu Saat (1925).
Fıkralar:
Bir İçim Su (1931), Bir Avuç Saçma (1939), İlk Adım (1941), Üç Nesil Üç Hayat (1943), Makyajlı Kadın (1943), Tanrıya Şikayet (1944).
Oyun:
Kanije Müdafası ve Tiryaki Hasan Paşa (Müfit Ratip'le, oynandı, basılmadı), Deli (1929).
Anı:
Minelbap İlelmihrap (1946), Bir Ömür Boyunca (1990

30/1/2008

BİZ İNSANLAR (PEYAMİ SAFA) ROMAN ÖZETİ

BİZ İNSANLAR (PEYAMİ SAFA) ROMAN ÖZETİ

 
KİTABIN ADI : BİZ İNSANLAR
KİTABIN YAZARI : PEYAMİ SAFA
YAYIN EVİ VE ADRESİ : ÖTÜKEN NEŞRİYAT A.Ş. KLODFARER CAD. 40/7 DİVANYOLU /İSTANBUL
BASIM YILI : 1987

KİTABIN KONUSU : AŞIK OLAN BİR İNSANIN DÜŞÜNME KABİLİYETİNİ NASIL
KAYBETTİĞİ VEGRRÇEKLERİ GÖREMEMESİ

KİTABIN ÖZETİ :KURTULUŞ SAVAŞI ZAMANINDA ZENGİN HALKTAN BAZILARI
KENDİ ÇIKARLARI İÇİN İŞGALCİ DEVLETLER İLE YANKINLAŞMA İÇERİSİNE GİRER.ORHAN O DÖNEMDE YATILI OKULDA ÖĞRETMENLİK YAPMAKTADIR.TALEBELERİNDEN TAHSİN, SINIF ARKADAŞI CEMİL’İN KAŞINI TAŞ ATARAK PATLATIR.ORHAN,CEMİL’İN TEDAVİSİNİ YAPTIRIP ANNESİNİN YANINA GÖTÜRÜR.TAHSİN’İN CEMİL’E TAŞ ATMASININ NEDENİ ‘EŞŞEK TÜRK’ DİYE HİTAP ETMESİDİR. ORHAN KÖŞKTE CEMİL’İN ABLASI VEDIA’YI GÖRÜR.İLK BAKIŞTA BİRŞEY YOK ZANNEDER FAKAT AŞIK OLMUŞTUR.ORHAN TAHSİN OLAYINDAN SONRA OKULDAN İSTİFA EDER.ÇÜNKÜ ORHAN’A GÖRE CEMİL’İN BİLMEYEREK BÜTÜN TÜRK HALKINA HAKARET ETTİĞİNİ DÜŞÜNÜR.ARTIK ORHAN’I AÇLIK VE YOKSULLUĞUN HÜKÜM SÜRDÜĞÜ GÜNLER BEKLEMEKTEDİR.KAR FIRTINASININ OLDUĞU BİR AKŞAM ORHAN YATAĞINDA SOĞUKTAN YATAMAZ.EN YAKIN CADDEYE ÇIKIP SON PARASIYLA SICAK BİR ÇAY İÇMEK İSTER.GİTTİĞİNDE KAHVEHANE KAPALIDIR VE OLDUĞU YERE DÜŞER.KAHVECİNİN ERKEN GELMESİYLE HAYATI KURTULUR VE ÖĞRETMENKEN EN İYİ ANLAŞTIĞI NECATİ’NİN EVİNE GİDER.NECAT’İ ORHAN’A BİR ARKADAŞININ ÇEVİRMEN ARADIĞINI SÖYLER.ARTIK ORHAN’INDA PARASI VARDIR. ESKİ ANILAR CANLANIR VE VEDİA TEKRAR AKLINA GELİR.ONU UNUTAMAZ AMA VEDİA İLE EVLANMEK İSTEYEN BİRÇOK KİŞİ VARDIR.BUNLARDAN SUBAY OLAN AHMET’İ GÖRDÜĞÜNDE BAŞINA GELECEKLERİ ANLAR AMA AŞKI DAHA ÜSTÜN GELİR.VE OLACAKLARI UMURSAMAZ. TAHSİN’İN BABASI BU ARADA HAPİSHANEDEN ÇIKAR.HAPİSHANEYE GİRMESİNİN NEDENİ VEDİA’NIN ANNESİDİR. VEDİA HERKESE AŞIKTIR VE BU ORHAN’I KORKUTUR.VEDIA İLE BİR AN ÖNCE EVLENMEK İSTER.VEDİA BUNA YANAŞMAMAKTADIR.VEDİA’NIN ANNESİ KÖYLÜLER TARAFINDAN SEVİLMEZ ÇÜNKÜ EVİNE FRANSIZ BAYRAĞI ASMIŞTIR.AHMET VEDİA’DAN UZAKLAŞMAK İÇİN CEPHEYE GİDER VE ORADA ÖLÜR.ORHAN VEDİA İLE BULUŞACAĞI BİR GÜN VEDİA’NIN HASTAHANEDE OLDUĞUNU ÖĞRENİR VE KOŞARAK HASTAHABEYE GİDER.VEDİA ŞUURSUZCA YATMAKTADIR.ORHAN GÜNLERCE HASTAHANEDE ONUN YANINDA KALIR.ÇOK HALSİZ DÜŞMÜŞTÜR.DOKTORLARIN TÜM ISRARLARINA RAĞMEN DİNLENMEYİ KABUL ETMEZ.VEDİA ESKİSİNDEN İYİDİR AMA HALA ŞUURU YERİNE GELMEMİŞTİR.İÇERİNİ HAVASINDAN SIKILAN ORHAN DIŞARIYA ÇIKMAK İÇİN AYĞA KALKAR AMA SENDELER.ÇOK BUNALIR.AYAĞA KALKMAK İÇİN TEKRAR HAREKET EDER.DUVARLARDAN TUTUNARAK KORİDORO ÇIKAR.AMA GÖZLERİ HİÇBİR ŞEY GÖRMEZ.MERDİVENLERDEN İNERKEN DENGESİNİ KAYBEDER VE DÜŞÜNMEK İSTEMEDİĞİNİ ÖLÜMÜ VEDİA’NIN AŞKINDAN OLUR.VEDİA ERTESİ SABAH İYİLEŞİR AMA AHMET’İN ÖLÜMÜNE NEDEN OLDUĞU GİBİ ORHAN’IDA BİLİNMEZLİKLERİN İÇİNE ATARAK ÖLÜMÜNE NEDEN OLUR.AMA VEDİA HALA YAŞAMAKTADIR.

KİTABIN ANA FİKRİ:BİR ŞEYİ NE KADAR ÇOK İSTERSEK İSTEYELİM SAĞ DUYUMUZU,MANTIĞIMIZI ASLA KAYBETMEMELİ,HER ZAMAN GERÇEKLER DOĞRULTUSUNDA VE ARKADAŞLARIMIZIN ÖNERİLERİNE KULAK VEREREK KARAR VERMELİ,DUYGUSAL DAVRANMAMALIYIZ.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:KİTAPTA YABANCI CÜMLELERİN ÇOK FAZLA KULLANILMIŞ OLMASI KİTABIN AKICILIĞINI OLUMSUZ YÖNDE ETKİLEMEKTEDİR.KİTAP BİLDİĞİMİZ AŞK KURGUSU UZERİNE YAZILMASINA RAĞMEN ZAMAN OLARAK KURTULUŞ SAVAŞI YILLARININ SEÇİLMESİ OKUYUCUNUN İLG,S,N, ÇEKMEKTEDİR.OLAYLARIN FAZLA VE KARMAŞIK OLMASI OKUYUCUNUN İSTEĞİNİ KIRMAKTADIR.AŞK ROMANLARINDAN HOŞLANIYORSANIZ OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM
KİŞİLERİN VE OLAYLARIN İNCELENMESİ:
ORHAN :ÖĞRETMENDİR.FARKLI GÖRÜŞLERİ YÜZÜNDEN EVDEN GENÇ YAŞTA AYRILMIŞTIR. ARKADAŞLARI TARAFINDAN SEVİLİR AMA BİRAZ DİK KAFALIDIR.YAKIŞIKLI VE LAF YAPMASINI BİLEN BİRİSİDİR.VEDİA’YI SEVER.AŞIRI DUYGUSAL BİR KİŞİLİĞE SAHİPTİR.
VEDİA:HER GÖRDÜĞÜNE AŞIK OLAN BİRİSİDİR.DUYGUSAL YÖNDEN GELİŞMEMİŞTİR.CİVARDAKİ EN GÜZEL KIZDIR.FİZİKSEL OLARAK NARİN BİR YAPIYA SAHİPTİR.ARKADAŞLARI TARAFINDAN SEVİLİR.ORHANLA BİRLİKTE BİRÇOK KİŞİYE AŞIKTIR.
AHMET :KENDİSİ SUBAYDIR. VEDİA’YA İLK GÖRDÜĞÜNDEN BERİ AŞIKTIR.BİRAZ FAZLA DUYGUSAL OLDUĞUNDAN GERÇEKLERİ GÖREMEZ.YAKIŞIKLI V ESAKİN BİR KİŞİLİĞE SAHİPTİR.ÇEVRESİİNDE SEVİLİR.
TAHSİN:YATILI OKULUN EN SESSİZ ÖĞRENCİSİDİR.BABASI HAPİSHANEDE VE ANNESİ ÖLMÜŞTÜR.ZEKİDİR AMA FAZLA KONUŞMAZ.YERLİ HALK TARAFINDAN ÇOK SEVİLİR.DUYGUSAL AÇIDAN ÇOK ZARARLAR GÖRMÜŞTÜR AMA BELLİ ETMEZ.
CEMİL:VEDİA’NIN KARDEŞİDİR.BATI KİLTİRİ ALTINDA YETİŞMEKTEDİR. KENDİNİ BEĞENMİŞ OLDUĞUNDAN PEK SEVİLMEZ.BURNU HAVADADIR.ZEKİDİR AMA ARKADAŞLARINI HOR GÖRDÜĞÜNDEN YALNIZDIR.TEK DOSTU ONU YETİŞTİREN DADISIDIR.
NECATİ:ÖĞRETMENDİR.HER ALANDA BİLGİSİ VARDIR.ARKADAŞLARI ARASINDA SEVİLİR.ORHAN’IN EN İYİ DOSTUDUR.GERÇEKLERE GÖRE KARAR VERİR.YARDIM SEVERDİR.MİLLİYETÇİ BİR YAPIYA SAHİPTİR.
VEDİA’NIN ANNESİ:BATI HAYRANIDIR.YERLİ HALK TARAFINDAN SEVİLMEZ.ÇOCUKLARINI BATILI GİBİ YETİŞTİRMEK İSTEMEKTEDİR.KOCASINI KAYBETMİŞTİR.HER GECE İSTİLA KUVVETLERİNE PARTİ VERİR.ZEKİ VE KİNCİ BİR KİŞİLİĞE SAHİPTİR.HALKI UMURSAMAZ VE ONLARI KÜÇÜK GÖRÜR.

YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
İstanbul’da 1899’da doğdu.Servet-I Fünün şairlerinden İsmail safa’nın oğludur,iki yaşında iken,Sivas’ta bulunan babasını kaybetti(1901).Düzenli okul öğretimi gçremedi.Kendi kendini yetiştirdi.1. Dünya Savaşı yıllarında öğretmenlik yaptı.15 Haziran 1961’de öldü.
Roman yazarı ve gazetecidir.Psikoloijk romanlarıyla tanınmıştır.Yazılarında dönemin siyasal olaylarından etkilenmiştir.Cingöz recai adlı yazı dizisiyle ün toplamıştır.Psikoloji,sosyoloji,edebiyat ve felsefe alanlarında yazılar yazmıştır.Temel konu olarak insanların düşmüş olduğu kötü durumlardan ders çıkarmayı amaçlamıştır.
ESERLERİ:
ÖYKÜ:Gençliğimiz(1922),Siyah beyaz hikayeler(1923), İstanbul hikayeleri(1923),Aşk oyunları(1924), Süngülerin Gölgesinde(1924), Ateşböcekleri(1925).
ROMAN:Mahşer(1924), Bir Akşamdı(1924), Sözde Kızlar(1925), Canan (1925), Şimşek(1928), 9. Hariciye Koğuşu(1931), Fatih-hHarbiye(1931), Bir Tereddüt Romanı(19339, Yalnızız(1951), Biz İnsanlar(1947).
OYUN: Gün doğuyor(1937).

Tarih: 17:25, 2/2/2008 Kategori: KitaP ozEtLeri
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı